Atatürk’ün dini inancı…

505 Gösterim 11 Kasım 2016 2:27

Mustafa Kemal Atatürk sadece kurucu önder olması ile değil gerçekleştirdiği devrimler ve yeni inşa edilen devletin politik karakterine etkileri ile de tarihe adını yazdıran bir siyasetçi, komutan ve liderdir. Tam da bu nedenden dolayıdır ki Mustafa Kemal ekseninde yürüyen olumsuz tartışmaların arka planında da o devrim ve düşüncelere yönelik eleştiriler bulunmaktadır. Diğer bir ifadeyle Mustafa Kemal şahsında dile getirilen düşünceler bir yanıyla o devrimleri de hedef almakta ve yermektedir.

Bütün fikirler ve o fikirleri inşa eden, geliştiren ya da katkı sağlayan kimseler elbette eleştirilebilir. Aksi durumda Ali Şeriati’nin dediği gibi “putçuluk” başlar. Fakat burada eleştirinin niteliği, kıymeti ve bilimselliği önemlidir. Bu bağlamda eleştiren özne muhatabına kimi zaman “düşmanca” hislerle yaklaşıp, “kendi değerini” muhatabında görmediği için onu suçlu biri gibi ilan ediyorsa orada pek tabi olarak bilimsel bir eleştirinin varlığından söz edemeyiz. Diğer taraftan bu tür bir eğilimde, “eleştirel fikir” daha başta ölü doğmuştur. Zira iletişimi mümkün kılan köprüler atıldığında konuşulacak bir söz de kalmaz.

ATATÜRK’ÜN DİNİ İNANCI

Bu girişi Mustafa Kemal’in “dini inancını” sorgulayan tartışmalar bağlamında yaptık. Çünkü bu tartışmalar ağırlıklı olarak yukarıda ifade ettiğimiz bir eksen üzerinden konuşulmaktadır. Daha açık ifade edecek olursa Mustafa Kemal’in “dini inancı” olmadığını öne süren görüşler ne yazık ki bu durumu, onu toplum nezdinde hedef gösteren ya da suçlu ilan eden bir içerikle sunmaktadırlar. Hal böyle olunca ortaya çıkan görüşler de tepki toplamakta ve kaygıyla izlenmektedir.

Diğer taraftan Mustafa Kemal’in “dinsiz” olmadığını iddia eden kimi yazarlar da çok talihsiz bir biçimde aynı hataya düşerek “dinsiz” olmayı adeta suçlu gören bir tonla bu yazıları kaleme almaktadır. Oysa insanın saygınlığının ölçütü bir din ya da inanca mensup olup olmaması ile ilgili değildir. Bir dine mensup olsun ya da olmasın, insanın kıymetini belirleyen ölçüt evrensel etik ilkelere bağlılığıdır. Eğer insan adil, sorumluluk sahibi, saygı ve hoşgörüye bağlı, hak ve liyakatı gözeten; rüşvet, yolsuzluk ve hırsızlık gibi eğilimlerden uzak duran bir anlayışa sahipse, sadece bizler için değil dünya da yaşayan herkes için değerli olur.

Diğer taraftan bir insanın dini aidiyeti çoğunlukla coğrafi şartlarla ilgili bir durumdur. Örneğin Avrupa’da doğmuşsanız “Hıristiyan olma ihtimaliniz çok yüksektir. Zira bu kıtanın yaklaşık yüzde 80’i Hıristiyan’dır. Öte yandan Afrika ve Asya kıtasında dünyaya gelmişseniz Müslüman olma ihtimaliniz artacaktır. “Örneğin Mısır, Libya, Tunus, Cezayir, Fas, Somali, Komor Cumhuriyeti, Cibuti ve Moritanya’da, yani dokuz Afrika ülkesinde Müslüman nüfusun toplam ülke nüfusu içindeki oranı yüzde 90’ı aşmaktadır. Yine Komor Federal İslâm Cumhuriyetinde toplam nüfusun yüzde 99’u Müslüman’dır.” Genel tabloyu ise şöyle özetleyebiliriz: “Dünyanın 120 ülkesinde Hıristiyanlar, 45 ülkesinde Müslümanlar ve 9 ülkesinde Budistler o ülke nüfusunun çoğunluğunu oluşturmaktadır.”[1] Bu verilerde de gözüktüğü üzere insanlar iradi kararlarla değil, tabiri caizse “tesadüfi” şartlarla bir inanca mensup olmaktadır. Tıpkı Norveç’te dünyaya geldiğinizde “dinsiz” olmanızın yüksek bir ihtimal olması gibi. Çünkü bu ülkede “bir tanrıya inanıyorum” diyenlerin oranı bile yüzde 20’ler düzeyindedir

ATATÜRK’ÜN BİR DİNE MENSUP OLUP OLMAMASI TARTIŞMA KONUSU DEĞİL

Mustafa Kemal örneği ile devam edersek, tekrar etmek pahasına şunu söyleyelim ki; O’nun bir dine mensup olup olmaması, yergi ya da övgü üzerinden değerlendirilecek ya da bu çerçeve içerisinde tartışılacak bir konu değildir. Eğer mesele böylesi bir “sığlık” üzerinden ele alınacak olursa, tartışılacak özne de zaten Mustafa Kemal değil, “din mensubiyetinin varlığı” olacaktır.  Yukarıda da değindiğimiz üzere böylesi bir perspektif ile Mustafa Kemal’in “din inancına”yaklaşmak kabul edilemez bir durum olduğu gibi, O’nun laiklik, aydınlanma ve cumhuriyet ile ilgili fikirleriyle de bağdaşmaz.

Hepimizin bildiği üzere Mustafa Kemal Atatürk, saltanat rejimi ile yönetilen ve dini karakteri yoğun olan bir rejim yerine halkın yönetimini esas alan ve bütün inançlara eşit mesafede durmayı yeğleyen bir devleti tercih etmiş, dahası onun kuruluşu için savaşmıştır.  Bu kapsamda öncelikli olarak Cumhuriyet kurulmuş akabinde ise yeni Cumhuriyete uygun değişiklikler hayata geçirilmiştir. Saltanatın, Şer’i Mahkemelerin, Şer’iye ve Evkaf Vekalaeti’nin kaldırılması bununla birlikte, laikliğin kabul edilmesi, eğitim ve öğretimin buna uygun bir müfredatla donatılması, kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması bu değişikliklerden sadece bir kaçıdır.[3] Çok tabi olarak bu değişim sürecinin sancıları, eksiklikleri ya da uygulamada ortaya çıkan sorunları olmuş olabilir. Fakat bu durum Cumhuriyetin önemini azaltmadığı gibi Mustafa Kemal’in dine dair bakış açısındaki kıymetin varlığına da bir halel getirmez.

Bakın daha geçtiğimiz aylarda “din adına” hareket ettiğini söyleyen bir örgüt tarafından kanlı bir darbe girişimi gerçekleştirildi. Çok daha kötüsü Ortadoğu bölgesinin bu halde olmasına neden olan faktörlerden biri de ilgili ülkelerin “laiklikten” uzak kalması ve meşruiyetlerini “dine” yaslama anlayışları ile ilgilidir. Benzer biçimde hunharca cinayet işleyen ve kadınları pazarlarda cariye olarak satan örgütler de bu eylemliliklerini “din adına” yapabiliyorlar. İşte Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye’yi böyle bir karanlıktan uzak tutmaya çalışmış; “din adına”hayata geçirilmeye çalışılan zorbalıkların önüne, akılla, bilimle ve bu eksende ortaya konulan fikirlerle çıkmıştır.

LAİKLİK İLKESİNİ ANAYASAL BİR İLKE OLARAK KABUL ETMİŞTİR

Mustafa Kemal’in “dini inancı” kişisel bir merak ya da bilimsel bir makale disiplini içerisinde elbet konuşulabilir. Fakat burada gözden kaçırılmaması gereken husus O’nun düşüncelerinin şahsi, yaşadığı dönemdeki mevcut durumun ise toplumsal olarak incelenmesi gerektiği meselesidir. Bir başka ifadeyle Mustafa Kemal bir dine mensup değilse bile bu düşüncesini cebir ve şiddetle kimseye dayatmamış, aksine, laiklik ilkesini anayasal bir ilke olarak kabul etmiş ve bu ilke aynı zamanda anayasanın değişmez maddeleri arasına eklenmesini sağlamıştır. Böylelikle de din ve inanç hürriyeti güvence altına alınarak, devleti teokratik bir yönetimle değiştirmek isteyen eli kanlı bağnaz örgütlerin önüne geçilmiştir. Bakın böyle bir devlet kurulduğunda sadece bir dine mensup olmayanlar değil egemen din/inanç anlayışına dahil olmayanlar da tehlikeli sayılacak belki de sürgünle, hapisle ve hatta ölümle burun buruna geleceklerdir. Tarih ve bugün de sözünü ettiğimiz bu vahşetin ibretlik örnekleri ile doludur.

Nihai olarak şunu ifadelim ki; Mustafa Kemal’in din ile ilgili görüşleri sadece ilgili konuya dair bir literatür taraması olabilir. Yoksa “misyoner” bir edayla Atatürk’ün din anlayışını ele almak çok sorunlu bir sonuç ortaya çıkaracaktır. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk uyguladığı politikalarla, bağnazların ve şiddete dayalı dini örgütlerin elinden “din silahını” almış ve memleketimizi eli kanlı örgütlerin savaş vereceği bir ülke olmaktan çıkarmıştır. Sadece bu durum bile, Mustafa Kemal’in saygınlığını teslim etmeye yetecektir. Üstelik “vicdan” sahibi “herkes” bu teslimi yapacaktır. Zira ne kadar tahribata uğrasa da, tek bir kesim değil bütün bir toplum, “laiklik” sayesinde huzur içerisinde yaşamaktadır.

 

SOSYAL AĞLARDA PAYLAŞ :

YORUM YAP

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir




izmir escort escort izmir türk porno antalya escort izmir escort bayan istanbul jigolo bursa escort porno izle mobil porno takipçi satışı smmabi.com şifresiz beğeni instagram spam atma escort denizli escort bayan bursa bursa escort gaziantep escort bayanlar escort bayan alsancak escort izmir escort travesti izmir
sinop güvenlik sinop güvenlik kamera sinop şömine sinop samsun şömine